New York Gezi Rehberi: Dünyanın En Aşina Olunan Şehri New York’ta 3 Gün
- Gezmedeyinceben

- 13 Kas
- 14 dakikada okunur
New York Gezi Rehberi; New York, ilk kez gittiğinizde bile sanki daha önce oradaymışsınız hissini oluşturan şehirlerin başında geliyor. Çünkü o yüksek binalar, o ana caddeler ve ara sokaklar hatta o sarı taksiler bile mutlaka bir film ya da dizi sahnesinde karşınıza çıkmıştır. Ama yine de gerçek New York caddelerinde yürümek, Central Park’ta tur atmak, yüksek binaları ışıklı tabelaları seyretmek insanda çok farklı bir his uyandırıyor. Sanki film sahnesi ve gerçek hayat bir anlığına iç içe geçmiş gibi. Bu yazıda New York’ta (çoğunlukla Manhattan bölgesinde) geçirdiğim 3 günden, görülmesi gereken yerlerden ve nelerin yiyilebileceğinden bahsedeceğim.

New York Seyahati 1. Gün
Uçağımız sabah çok erken saatlerde JFK’ye indi ve şehre giderken de hava hala karanlıktı. Fakat buna rağmen bizi ilk karşılayan şehrin ünlü trafiği oldu. East River üzerindeki Quensboro köprüsünden geçerken gökdelenleri görünce içimden “İşte film başlıyor” diye geçirdim.
Otele eşyaları bırakıp biraz dinlendikten sonra ilk durağımız otelimizin de bulunduğu Times Square oldu. Sabahın erken saatlerinde bile oldukça kalabalıktı ama sanırım bu hareketlilik ve biraz da kaotik ortam ışıklarla birleşince Times Square enerjisi açığa çıkıyor ve seni içine hapsediyor. Sabah ilk durağımız kahvaltı için en ideal noktalardan biri olan Bryant Park. Öncesinde Pop-up Bagel’a uğrayıp buradan kahvaltı için bagellarımızı aldık. Daha sonra parkın karşısında yer alan Blue Bottle’dan kahvelerimizi aldık ve hemen parktaki masalardan birine geçip bu kaotik şehirdeki en sakin ve yeşil alanlardan birinde kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı sonrası rotamızın ilk durağı hemen parkın yanında yer alan New York Halk Kütüphanesi oldu.
New York Halk Kütüphanesi sadece bir kütüphane hizmeti vermesinin yanında şehrin kültürel ve mimari açısından ironik yerlerinden biridir. Manhattan’ın neredeyse tam ortasında 5th Avenue ve 42nd Street kesişiminde yer alan bu mermer yapı turistlerin de uğrak noktalarından biri. Girişler tamamen ücretsiz olan bu binayı rehberli de gezmek mümkün. Ayrıca bina birçok film ve diziye de ev sahipliği yapmıştır.

Kütüphane sonrası ikinci durağımız şehrin simge yapılarından bir diğeri olan Empire State Binası. bu bina 1930 yılında tam da ekonomik buhran döneminde başlanıp bir yıl gibi rekor sürede tamamlanarak döneminde dünyanın en uzun binası ünvanını almış. Şu an hala Manhattan siluetinin ayrılmaz bir parçası konumunda ve yine birçok filme de ev sahipliği yapmıştır. Binanın 86 ve 102. katları gözlem katları olarak bilinir ve bilet alarak bu katlara çıkıp şehri kuş bakışı seyredebilirsiniz. Bazı dönemler önünde oldukça uzun kuyruklar olan binaya online bilet alıp kuyruk beklemeden giriş yapabilirsiniz.

Bir sonraki durağımız da Empire State öncesi dünyanın en uzun binası olma ünvanını 11 ay elinde bulunduran Chrysler Binası. Empire State kadar devasa bir yapı olmasa da birçok insana göre Manhattan’ın en zarif gökdeleni olarak tanımlanır. Binada gözlem katı bulunmuyor fakat bu binanın içinden değil bu binaya dışarıdan bakması daha keyifli. Burası da mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri olmalı.
Buradan çıkıp bir blok doğuya gittiğinizde ise karşınıza yine Manhattan’ın en önemli tarihi yapılarından olan Grand Central Terminal çıkıyor. 1913 yılında inşaa edilen bu yapı döneminin en görkemli yapılarından biri olarak biliniyordu. Şu an bile her gün neredeyse 750bin kişinin bu yapıdan geçtiği söyleniyor. Elbette turistler de bu sayıya dahildir diye düşünüyoruz. Burası bir tren istasyonundan çok daha fazlası aslında. İnsanlar için hem bir buluşma noktası hem de içindeki dükkan ve restoranlarla bir sosyal merkez. Birçok filme de konu olmuş New York denince akla gelen mimari eserlerden bir diğeri. Mermer zemin, dev kemerler ve kocaman yıldızlı tavanla bir istasyondan çok katedral havası da var aslında. Ana salonda bulunan bu görkemli tavana mavi-yeşil renkte bir gökyüzü çizilmiş. Binanın içine çok ayrı bir hava katan bu tavan aslında 12 burcu ve yıldızları gösteren bir gökyüzü haritası olarak tasarlanmış fakat harita ters çizilmiş. Yani yıldızlar aslında dünyadan değil, Tanrı’nın gözünden görülüyormuş gibi yerleştirilmiş. Bu bir hata mı yoksa bilinçli bir tercih mi kesin bir yorum yapılamıyor fakat Grand Central’ın büyüsünün bir parçası haline gelmiş. Bu bina 1960’larda az kalsın modern mimariye de kurban gidiyormuş. Yeni modern gökdelenlerin artış gösterdiği dönemde buranın da yıkılması gündeme gelmiş fakat başlatılan kampanyayla tarihi eser statüsü alarak kurtarılmış. İyi ki de öyle olmuş :) Binayla ilgili son ilginç bilgi de ana yemek salonunun hemen yanında, kemerli tavanın altında iki kişi karşılıklı köşelere geçip fısıldadığında, ses duvar boyunca yankılanıp diğerine net bir şekilde ulaşıyor. Whispering Gallery denilen bu kısım da mutlaka deneyimlemesi gereken yerlerden biri.

Rotamızda sırada New York’un Midtown Manhattan bölgesinde, 5. ve 6. caddeler arasında yer alan bina kompleksi Rockefeller Center var. Burası aynı zamanda sanat, mimari, tarih ve şehir hayatının tam ortasında duran ikonik yapılardan bir diğeri. Kompleksin inşaatı tam da Büyük Buhran dönemine denk geliyor. O dönemde Amerika ekonomik olarak oldukça zor durumdaydı. Rockefeller’ın bu projeyle binlerce kişiye iş sağlayarak hem şehre hem de ülkeye moral kazandırmak istediği söyleniyor. Rockefeller Center toplamda 19 binadan oluşuyor. En ünlüsü, 1933’te tamamlanan ve şu anda Comcast Building olarak bilinen 30 Rockefeller Plaza. Burası aynı zamanda NBC stüdyolarına da ev sahipliği yapması açısından televizyon tarihinin de kalbi konumunda. The Tonight Show ve Saturday Night Live gibi programlar da buradan yayınlanıyor. Kompleksin merkezinde yer alan Rockefeller Plaza, özellikle turistlerin en çok ziyaret ettiği yer. Buradaki Prometheus Heykeli, ateşi insanlığa getiren Yunan mitolojisindeki tanrıyı simgeliyor ve Rockefeller Center’ın simgesi haline gelmiş durumda.

Kış aylarında ise meydan şehir için ayrı bir öneme sahip. Burada kurulan Rockefeller Noel Ağacı dünyanın en ünlü yılbaşı ağacı olarak biliniyor. Binlerce LED ışıkla süsleniyor ve her yılın Aralık ayında düzenlenen Tree Lighting Ceremony, hem yerel halk hem de turistler için bir gelenek. Ayrıca meydandaki alan, kışın buz pateni pisti, yazın ise açık hava restoranı olarak kullanılıyor. Noel ağacının ışıkları altında, elinde sıcak çikolata ile buz pateni yapan insanları izlemek New York’taki kışın en klasik sahnesi denebilir. Rockefeller Center’ın en çok ziyaret edilen noktalarından biri, 30 Rockefeller Plaza’nın tepesindeki gözlem terası olan Top of the Rock. Buradan Empire State Building, Central Park, Chrysler Building ve hatta One World Trade Center bile panoramik olarak görülebiliyor. Özellikle gün batımında manzara muhteşem.

Bu kompleksin tam karşısında yer alan St. Patrick’s Katedrali, New York’un en etkileyici dini yapılarından biri olarak biliniyor. Şehrin modern gökdelenleri arasında yükselen bu tarihi yapı adeta şehrin içinde geçmişe açılan bir pencere gibi. Gördüğünüzde siz de ne demek istediğimi anlayacaksınız çünkü tam yan tarafında Rockefeller Center’ın modern cephesi, çevresinde lüks mağazalar, hemen yakınında gökdelenler var. 1858 yılında yapımına başlanan katedralin inşaası Amerikan İç Savaşı nedeniyle bir süre durdu. Sonrasında 1878’de tamamlanarak 1879’da ibadete açıldı. O dönemde hızla büyüyen New York şehrinde göçlerle birlikte en çok artan nüfus Katolikler olmuş ve büyük bir ibadethane ihtiyacından dolayı bu yapı inşaa edilmiş. Mimari olarak Avrupa’daki Orta Çağ katedrallerinden esinlenilmiş; özellikle Paris’teki Notre-Dame ve Köln Katedrali’yle benzerlikler taşır. Katedralin en etkileyici yanlarından biri, bulunduğu konumdur. St. Patrick’s Katedrali, Amerika’daki en büyük Katolik katedrali olmasının yanı sıra, New York Başpiskoposluğu’nun da merkezidir. Her yıl Noel Ayini ve Paskalya kutlamaları, binlerce kişinin katılımıyla burada yapılır. Ayrıca önemli devlet törenlerinde, cenazelerde ve özel dini günlerde de büyük rol oynar.

Bu kadar ikonik yapı ve gökdelenler arasında geçen gri turumuzun arından kendimizi yeşile atmaya karar verdik. New York’ta bunu yapabileceğiniz en iyi yer elbette Central Park. Yaklaşık 3,4 kilometre uzunluğunda ve 800 metre genişliğindeki bu dev yeşil alan size harika bir kaçamak sunup doğayla bütünleşme imkanı sunuyor. Central Park, 19. yüzyılda halkın nefes alabileceği bir yeşil alanın olması gerekliliğinin fark edilmesi sonucu sonradan inşaa edilen bir peyzaj eseri aslında. Her ne kadar doğal gibi görünse de bir tasarım ürünü. Arazide bulunan bataklıklar kurutulup, tepeler ve göller oluşturuluyor. Ardından da 500 binden fazla ağaç dikilerek son halini alıyor.1860’larda tamamlanan park, o günden beri New Yorkluların sevdiği kaçış noktası haline geldi. Hatta artık turistlerin bile öyle. Parkın içinde insanların vakit geçireceği çok farklı alanlar mevcut. Ayrıca sadece güzel havalarda değil dört mevsim de New Yorklular bu parkta vakit geçirmenin yollarını bulmuş. Bizim gezi süremiz kısıtlı olduğu için bu devasa yapıyı tamamen gezme fırsatımız olmadı. Park içinde ufak bir yürüyüşün ardından biraz dinlenip bir şeyler atıştırdık. Daha sonra parkın en fotojenik ve ünlü yerlerinden olan Angel of the Waters heykelini bulunduğu Bethesda Terrace & Fountain kısmını gezdik. Yine burası da birçok film sahnesinde karşınıza çıkmıştır. Ardından John Lenon anısına yapılmış Strawberry Fields alanını ziyaret ettik. Burada yere yapılmış Imagine mozaiği en ünlü kısım. Bu mozaik Napoli’den New Yorklulara armağan olarak gönderilmiş. Parkın batı kısmında bulunan bu alanın karşısında da Lenon’ın yaşadığı Dakota binası bulunuyor.
New York’a gelip de bir Broadway müzikali izlemeden dönmek olmazdı. Broadway aslında New York’un en eski ve uzun caddelerinden birinin adı. Fakat herhalde New York’taki caddelerden en ünlü olanı diyebiliriz. Bu caddenin bu kadar ünlü olmasının nedeni ise bir bakıma dünyada sahne sanatlarının kalbi sayılması. Birçok tiyatrocunun hayallerinde bir gün bu caddedeki bir tiyatro oyununda rol almak vardır. 1880’lerden itibaren Broadway çevresinde tiyatrolar açılmaya başlanmış ve o dönem burası The Great White Way (Büyük Beyaz Yol) olarak anılıyormuş. Bu isim, o dönemde Broadway’in ilk elektrikli ışıklarla aydınlatılan caddelerden biri olmasından geliyormuş. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Broadway, artık Amerikan tiyatrosunun merkezi olmuş. Burada sahnelenen oyunlar ve müzikaller, sadece New York değil, tüm dünya tarafından da takip ediliyormuş. Günümüzde Broadway caddesi hala varlığını sürdürüyor fakat Broadway bu tek caddeden daha fazlası için kullanılan bir isim konumunda. Manhattan’daki Theater District olarak bilinen bölgedeki yaklaşık 41 profesyonel tiyatro salonu için de bu genel isim kullanılıyor. Biz de Broadway’in en ünlü müzikallerinden biri olan Chicago müzikalini izledik. Bu yapım ilk kez 1975 yılında sahnelenmiş olsa da asıl başarıyı 1996 yılında yeniden sahnelendikten sonra yakaladı. Şu an Broadway’de oynanan da bu yeniden sahnelenen versiyonu. Bu versiyon 1997 yılında Broadway’in Oscar’ı olarak bilinen 6 Tony Ödülü kazandı. Ayrıca yine bu yapımın sinema uyarlaması da en iyi film dahil 6 Oscar ödülü kazandı. Biz bu müzikal için bileti yaklaşık 2 hafta önce almıştık. Birçok oyuna online bilet almak mümkün ama aynı zamanda Times Square’de yer alan TKTS Booth’larda günün oyunlarına indirimli biletler bulmak da mümkün. Biz oyunu ve prodüksiyonu çok beğendik. New York gezinizde bir akşamı mutlaka bir Broadway gösterisi için ayırın asla pişman olmazsınız.

Müzikal çıkışı kendimizi New York’un kalbinin attığı o yerde bulduk. Dünyanın dört bir yanından gelen insanların ve devasa ışıklı tabelaların olduğu Times Square, Broadway’in hemen yanı başında bulunuyor. Günün her saati hareketli olan bu meydan özellikle akşamları ayrı bir enerjiyle karşılıyor insanı. Kimine göre kaotik gelebilir fakat biz İstanbul’da yaşadığımız için bize gayet normal gözüktü :) Bu meydan ismini 1904 yılında New York Times gazetesinin genel merkezini buraya taşımasıyla alır. Aynı yıl binanın tepesinde ilk kez yılbaşında ışıklı geri sayım yapılır. 1907 yılında ise o ünlü Ball Drop etkinliği başlatılır ve günümüze kadar her sene aralıksız yılbaşı geri sayımları bu meydanda ve milyonlarca insanın katılımıyla gerçekleşir. Her yıl 31 Aralık gecesi kristal bir top yavaşça aşağı iner ver geri sayım başlar. Dünyanın birçok yerinden canlı yayınlanan bu etkinlik meydanı bir anda dünyanın merkezi haline getiriyor. Burayı bu kadar cazibe merkezi haline getiren özelliklerin başında şüphesiz 24 saat aralıksız çalışan dev led reklam panoları. Bu panolar bölgeye Dünyanın Kavşak Noktası ünvanını da kazandırmada etkili oldu diyebiliriz. Burada binaların belirli oranda ışıklı reklam bulundurmaları yasal olarak da zorunluymuş. Eğer Times Square’e gece yarısına yakın giderseniz Midnight Moment etkinliğine de tanıklık etme şansınız var. Her gece 23:57 - 00:00 arası bütün ekranlar senkronize bir şekilde şehrin sanatçılarına ait eserleri göstermeye başlıyor. Dünyanın en ünlü meydanı her gün 3 dakikalığına dünyanın en büyük dijital sanat galerisi halini alıyor. Bu etkinliğe şahit olmak için önceden gidip Red Steps’te yerinizi alabilirsiniz.

New York Seyahati 2. Gün
New York’taki ikinci günümüze de yine Bryant Park’ta bir kahvaltı ile başladık. Otelimize yakın olduğu için buraya ulaşım kolay oluyor. Bu kez bagellar Liberty Bagel’dan alındı. Burası da yine Manhattan’daki en ünlü bagel dükkanlarından biri. Kahvaltı sonrası rotamıza bu kez Hudson Yards tarafından başladık. Bu bölge şehrin en yeni ve modern yerlerinden biri. Hızla gelişen bu bölgede daha çağdaş mimari anlayışıyla inşaa edilmiş yerleşim yerleri, alışveriş merkezleri ve ofisler bulmak mümkün. Şehrin bu yeni inşaa edilen bölgesinin merkezine de New York’un modern, iddialı ve biraz da şaşırtıcı ruhunu yansıtan modern bir sanat eseri inşaa edildi: The Vessel. Aslında bu yapının amacı, Hudson Yards projesine bir toplanma noktası kazandırmaktı. Yani Vessel sadece bir sanat eseri değil, insanların etkileşime girdiği, şehri farklı açılardan gördüğü bir sosyal alan heykeli. Yapı, dışarıdan bakıldığında bal peteğini ya da dev bir spiral merdiveni andırıyor. Merdivenlere çıkmak biletli olduğu için biz denemedik ama manzaranın güzel olduğu söyleniyordu.

Vessel sonrası rotamıza High Line üzerinden devam ettik. Burası 1930’larda, Manhattan’ın batı tarafında yük taşımacılığı için inşa edilen yükseltilmiş bir tren hattıymış. Ama kamyon taşımacılığı arttıkça bu hat kullanılmaz hale gelmiş ve 1980’lerden itibaren tamamen kaderine terk edilmiş. Zamanla da doğa bu yolu ele geçirmiş ve rayların arasından otlar, yabani çiçekler çıkmaya başlamış. 2000’lerde bölge sakinleri bu yolu yıkmak yerine dönüştürülmesi için belediyeye başvuru yapmış ve burası yaklaşık 2,3 km’lik bir yeşil hatta dönüşmüş. Burası şu an New York’un kalabalığı, trafiği ve gökdelenleri arasında gökyüzüne uzanan bir yürüyüş yolu ve şehir parkı haline gelmiş. Bu yolda yürümek çok keyifliydi. Bütün şehir altında akarken sen yukarıdan yeşillikler içinde onları izliyordun. Biz bu hatta Vessel’den başlayıp Chelsea bölgesinde son verdi ve rotamızı Chelsea Market’e çevirdik.

New York’ta yeme içme konusunda en popüler mekanların başında Chelsea Market geliyor. Burası hem bir kapalı pazar hem de içinde restoran ve kafelerin olduğu gastronomik bir merkez. Chelsea Market’in binası aslında eski bir bisküvi fabrikasıymış. Hem de sıradan bisküvi değil, Oreo bisküvileri bu binada ilk üretime başlanmış.1990’lara kadar fabrika olarak kullanılan bina, sonrasında restore edilerek 1997’de Chelsea Market adıyla yeniden açılmış. Bugün marketin içinde gurme restoranlar, taze deniz ürünleri, peynir ve şarküteri dükkanları, tasarım mağazaları ve hatta küçük kitapçılar bile bulmak mümkün. Aslında her ihtiyacı karşılayan tam bir kompleks gibi.

Bir sonraki durağımız yine New York’un simge yerlerinden biri olan Washington Square Park. Burası benim aklımda I am Legend filminde Will Smith’in yaşadığı yer olarak kalmıştı. Bu park da şehrin en kalabalık sosyal alanlarından biri. Her köşe başında müzisyenlere, öğrencilere, sokak performansçılarına, satranç ustalarına veya sadece köpek gezdirmek için uğrayanlara rastlamak mümkün. Washington Square’in geçmişi, bugünkü halinden oldukça farklıymış. Burası 18. yüzyılda veba salgınından ölenlerin defnedildiği bir mezarlık alanıymış. burası aslında mezarlık alanıymış. Daha sonra ise askeri geçit alanı olarak kullanılmaya başlanmış. 1826’da New York Belediyesi burayı kamu parkına dönüştürüp adını da Amerika’nın ilk başkanı George Washington’dan ilham alarak koymuş. Parkın en ikonik yapısı ise kuşkusuz Washington Arch.Bu mermer kemer, 1892’de Amerika’nın ilk başkanının başa geçişinin 100. yılı anısına Paris’teki Arc de Triomphe’tan ilham alınarak inşa edilmiş. Üzerindeki oymalar, George Washington’u hem askeri lider hem de devlet adamı olarak anlatır.
Park sonrası gezimize Houston Caddesi’nin güneyinden devam ettik. Yani kısaltılmış haliyle SoHo. Aslında SoHo sonrasında da bu caddenin güneyine indikçe işler o kadar karıştı ki Manhattan’ın güneyi hayatımda gördüğüm en kozmopolit bölgelerden biri olabilir. Bir tarafta SoHo, biraz aşağısında Little Italy, onun yanında hemen Chinatown, batıya gittiğinizde Wallstreet; hepsi iç içe gibi ama birbirinden farklı dünyalar. Sosyo-ekonomik açıdan çok farklı hislerle gezdiğimiz bir bölge oldu bizim için. İlk olarak SoHo’da bir yürüyüş yaptık.

Bu bölge, 1960 ve 70’li yıllarda sanatçıların terk edilmiş sanayi binalarını atölye olarak kullanmaya başlamasıyla tanınmış. O dönem, bölgedeki endüstri binaları ucuz ve aynı zamanda da geniş iç kısımlara sahip olduğundan sanatçılar için çok uygun yerlermiş. Böyle olunca da bu dönem SoHo’nun “artist district” anılmaya başladığı zaman olmuş. Bugün ise SoHo lüks markaların butiklerine, çağdaş sanat galerilerine, şık restoran ve otellere ev sahipliği yapan dolu, hareketli bir alışveriş ve kültür merkezi halini almış. Burada tasarım, gastronomi ve sanat iç içe geçmiş durumda. Ama mesela ara sokaklarda yürüdüğünüzde hala o eski endüstriyel dokuyu, dökme demir merdivenleri ve vintage dükkanları görebiliyorsunuz. Hatta bir sokaktan geçerken burası nasıl SoHo şık mağazalar nerede demiştim.😁
SoHo’nun biraz güneyine indikçe Little Italy ve Chinatown gibi göçmen kökenlilerin kurduğu mahalleler bizi karşılıyor. İlk durağımız Little Italy. 19 ve 20. yüzyılda İtalya’dan gelen göçmenlerin kurduğu bir bölgeymiş burası. Genellikle Napoli ve Sicilya’dan Amerika’ya ilk gelenler destek bulmak için buraya yerleşirmiş. Önceleri bölge daha geniş bir yeri kapsıyormuş fakat zamanla buradaki İtalyanlar başka yerler taşınınca sınırları küçülmüş ve Chinatown’ın genişlemesi görülmüş. Hala bölgede italyan restoranları ve kırmızı-yeşil-beyaz renkleri görebilirsiniz.

Chinatown ise Lower Manhattan bölgesinde daha önce bahsettiğim kültürel çeşitliliğin tam ortasında bulunan bir bölge. Burası da yine ilk olarak 19. yüzyılın ortalarında Çinli göçmenlerin gelmesiyle kurulmuş ve daha sonra giderek büyüyerek bayağı geniş bir alana yayılmış. Bugün sadece Çin değil, Tayvan, Vietnam, Hong Kong gibi ülkelerden gelen göçmenlerin de yaşadığı bir bölge. Zaten buraya geldiğinizde hemen değişen sosyal yapıyı fark ediyorsunuz. Kırmızı fenerlerle süslü sokaklar, Çince yazılı tabelalar ve benim açımdan en kötüsü olan dükkanların önünde sergilenen yiyecekler. Deniz ürünlerinden ve kanatlı hayvanlardan soğumuş olabilirim. Ama gerçekten çok renkli ve hareketli bir bölge. Akşam hava karardıktan sonra da gitmek isterdim çünkü caddeler boyunca hep ışıklar asılıydı. Bu uzun günümüzü burada bitirip otelimize geri döndük.
New York Seyahati 3. Gün
New York’taki son günümüze bagelsız başladık. Bugünkü rotamız Manhattan’ın güneyi ve Brooklyn’i kapsadığı için kahvaltıyı da o bölgeye yakın yapıp hemen gezimize başlamak istedik. Bu seferki kahvaltı tercihimiz Cinnamon Roll oldu. Metro ile East Village bölgesine gidip Sunday Morning isimli mekana oturduk. Ben normalde Cinnamon Roll sevmediğim için yemem diye düşünmüştüm ve buraya da Burak seviyor diye gelmiştim ama bir çatal aldıktan sonra resmen bayıldım ve yarısından fazlasını ben yemiş oldum. :) Bu satırları yazarken de hala o ana gidip keşke daha fazla yeseydim diye düşündüm.Buradan sonra da ünlü sandviç dükkanı Katz’s Deli’de birer pastrami sandviç yedik. Biz sabah erken saatlerde gittiğimiz için sıra beklemedik fakat gün içinde giderseniz sıra beklemeye hazır olun.Biz birer tane pastrami sandviç söylemiştik ama bana biraz ağır geldi. Bu yemeğin ardından full enerji ile yürüyüşümüze devam ettik. İlk durağımız Brooklyn Köprüsü oldu.

Brooklyn ve Manhattan’ı East River üzerinden birbirine bağlayan Brooklyn Köprüsü’nün inşasına 1869’da başlanmış.14 yıllık sürenin ardından açıldığında dünyanın en uzun asma köprüsü ünvanını kazanarak döneminin mühendislik harikası eserleri arasına girmiş. Hem araç trafiğine hem de yaya ve bisikletli trafiğine açık olan köprü New York’un en önemli ziyaret noktalarından biri olarak biliniyor. Köprünün üstünde yer alan yaya yolun şehrin en güzel manzara noktalarından biri. Yaklaşık 15-20 dakikaya karşıya geçmek mümkün fakat manzarayı izleyip fotoğraf da çekince bu süreler biraz uzuyor. Köprüyü geçtikten sonra köprünün hemen altında, Manhattan ve Brooklyn köprüleri arasında kalan kısmı Dumbo olarak biliniyor.

Açılımı Down Under the Manhattan Bridge Overpass (Manhattan Köprüsü’nün Altındaki Bölge) anlamına gelen Dumbo eskiden daha çok sanayi tesislerinin olduğu bir bölgeyken New York’taki birçok alan gibi burası da restorasyon geçirip halkın kullanımına açılmış. Bugün de şehrin en çok turist çeken yerlerinden biri. Özellikle Manhattan Köprüsü manzarasının en güzel olduğu sokağı her gün milyonlarca insan ziyaret ediyor. Bu bölgede yer alan parklar, restoranlar ve kafelerde kaliteli vakit geçirmek mümkün. Biz de Manhattan manzaralı sahil parkında biraz yürüyüş yaptıktan sonra köprü manzaralı % Arabica isimli kafeye oturduk. Genelde güzel manzaralı mekanlarda nasıl olsa manzara satıyor diye kaliteye önem vermezler ama burası hiç öyle değildi. New York’ta içtiğimiz en güzel kahvelerden birini burada içtik. Bu bölgede yine manzara arayanlar için Time Out Market New York isimli alışveriş merkezinin terası da ünlü yerlerden biri. Dumbo’daki kısa turumuzun ve kahve molamızın ardından geldiğimiz gibi yürüyerek Manhattan’a geri döndük. Buradaki turumuza Financial District bölgesi ile devam ettik.

Battery Park ile Brooklyn Köprüsü arasında kalan bu bölgenin şüphesiz en ünlü caddesi Wall Street ile de bilinir. Tüm Amerika’nın hatta bazılarına göre tüm dünyanın finans merkezi olarak kabul edilen bu bölge tarihi ve modern yapıların bir arada yer aldığı ziyaret edilmesi gereken yerlerden biridir. Bu bölge New York’un en eski yerleşim yeri olarak bilinir ve ilk adı New Amsterdam’dır. Amerikan Devrimi sonrası kısa süreliğine de olsa ülkenin başkenti de olmuştur. Bölgede daha önceleri sadece iş merkezlerinin yer alıyorken bugün yerleşim yerleri, restoranlar, butik oteller ve bar ve kafelerin yer aldığı bir semt halini almış. Wall Street, One World Trade Center, 9/11 anıtı ve Charging Bull Heykeli bölgede görülmesi gereken yerlerden. Ayrıca yine Hudson Nehri kıyısında yer alan Battery Park’ta ufak bir mola verebilirsiniz. Bu bölgedeki yürüyüşümüz sonrası günün son durağı Staten Island Feribot iskelesi oldu.
Staten Island ile Manhattan arasında gerçekleşen 20 dakikalık feribot seferinin ziyaretçiler için ayrı bir önemi mevcut. Çünkü bu sefer ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor ve Özgürlük Heykeli’nin en güzel manzaralarından birine bu feribottayken şahit olabiliyorsunuz. Bu özelliği nedeniyle oldukça kalabalık bir rota. Bildiğiniz gibi New York şehrinin tüm dünyaya mal olmuş simge yerlerinin başında elbette ki Özgürlük Heykeli gelir.

Amerikan Bağımsızlık Bildirge’sinin 100. yılı şerefine Fransa tarafından hediye edilen 93 meterlik heykel iki ülke arasındaki dostluğun sembolü olarak tasarlanmış. Tüm dünyada özgürlüğün simgesi olarak kabul edilen bu yapının göçmenler özelinde de ayrı bir yeri var. Heykelin yakınında yer alan Ellis Adası, 1892–1954 yılları arasında ABD’ye gelen göçmenlerin giriş noktası olarak kullanılıyormuş. Milyonlarca insan, Amerika’ya ilk adımını attığında Özgürlük Heykeli’ni görüp yeni hayatlarına başlangıç yapmış. Bu yüzden heykel, göçmenler için “Yeni Dünya’nın karşılama simgesi” haline gelmiş. Özgürlüğün yanında aynı zamanda kimileri için umudun da bir simgesi olmuş. Feribot turu bizim için çok rahat geçti. Özellikle gün batımında feribottan çok güzel manzaralar da yakalayabilirsiniz. Biz indiğimiz gibi hemen bir sonraki feribot ile geri döndük. Dönüş yolunda insanların ellerindeki alışveriş poşetleri dikkatimizi çekti. Daha sonra Staten Island’da bir outlet avm olduğunu öğrendik. Alışveriş severler bu ücretsiz feribot turunu bu şekide de değerlendirebilir.
✅New york trafiği ve cüzdan yakması ile ünlü bir şehir olduğundan araba kiralamak bizce mantıklı bir seçenek değil. Yürümesi çok keyifli olan bu şehirde metro ile de kolayca her yere ulaşabilirsiniz.
New York’ta Ücretsiz Yapılabilecekle: New York Gezi Rehberi
Central Park’ta yürüyüş,
Braynt Park’taki ücretsiz masalara oturup şehrin göbeğinde yeşilliğin tadını çıkarabilirsiniz,
Şehrin ironik yapılarından biri olan New York Public Library ücretsiz gezebilirsiniz,
Brooklyn köprüsü üzerinde yürüyüp manzaranın tadını çıkarabilirsiniz,
Dumbo bölgesinde Manhattan köprüsü ile birlikte güzel fotoğraf kareleri çekebilirsiniz
Staten island feribotu ile karşıya geçebilir, özgürlük anıtını görebilirsiniz,
Times Square’da gece yarısı etkinliğine katılabilirsiniz.
New York’ta Beğendiğimiz Lezzetler: New York’ta Mutlaka Denemeniz Gereken En Lezzetli Yemekler
Liberty Bagel
Pop up Bagel
Levain Bakery
Katz’s Deli
Sunday Morning
7th Street Burger
Black Iron Burger
Junior’s

👉Daha fazla rota, deneyim ve öneri için instagram sayfamdan beni takip etmeyi unutmayın: @Gezmedeyinceben
Bir sonraki seyahatte görüşmek üzere :)











Yorumlar